Die Gaste, SAYI: 17 / Mayıs-Temmuz 2011

Türkiyeli Aydın, Yazar ve Sanatçıların Sorumluluğu


Mevlut ASAR




    Alman aydınları ve yazarları ‘’Avrupa ve Hıristiyan Merkezli” düşünce kalıplarını/önyargıları ve o kendinden menkul ‘üstünlük’ duygusunu aşamadıklarından olmalı, Almanya’da yaşayan göçmen azınlıkları –yalnız Türkiyelileri değil– ta baştan beri, geri kalmış kültürlerin temsilcileri, bir çok sorunları olan “acınılacak’’ , ‘’yardıma muhta璒 kitleler olarak gördüler/görüyorlar.
    Peki biz Türkiyeli aydınların, yazarların, sanatçıların Almanya’daki 3 milyona yakın Anadolulu göçmene yaklaşımımız, “tavrımız” ne oldu? Bu soruya objektif olarak verilebilecek tek yanıt: “Almanlardan pek de farklı değil” olacaktır. Evet, çoğumuzun “tavrı” genel de Almanların o, “sorun yaratma ve sorun çözme” alışkanlığına aracılık etmek ve bu aracılığın sağladığı olanaklardan ‘‘pay’’ almaktan pek ileriye gitmedi/gidemedi.
    Bilincinde olarak ya da olmayarak, hemşerilerimizin hangi geri sosyal-kültürel koşullardan geldiklerini, geldikleri ülke de ve burada nasıl ezildiklerini, ne çok “acı” çektiklerini anlatarak, yazarak, görüntüleyerek, belgeleyerek onların “en altta” olmaya adeta programlandıklarını göstermeye çaba harcadık. Böylece, ‘toplumsal vicdanı’ harekete geçirmeye çalışan Alman bilim adamlarına, politikacılara, yazarlara, film yapımcılarına malzeme/materyal sağladık, onların yazdıkları ‘seneryolar’da hep yanroller aldık/alıyoruz.
    Diğer taraftan, son elli yılda, sözkonusu “acıma duygusu” ve “küçük görme” alışkanlığının bir tür çözüm olarak sunduğu ve bu tavrın sosyo-politik tezahürü olan “entegrasyon” dayatması, göçmenlerin yoğunlaştıkları metro pollerde sosyal ve eğitimbilim alanında akademik ya da mesleki bağlamda çalışanlar için yeni işyeri olanakları doğmasına ve kariyer yapacak mevkilerin oluşmasına olanak sağladı. Bu olanaklardan, bir başka deyimle “yabancılar sektörü”nden sadece Alman kökenlilerin yararlanmadıkları, akademik ünvanlar edinmedikleri, dolgun maaşlı kadrolar/işler kapmadıkları da bir gerçek. Bugün Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli politikacı, profesör, doçent, sosyal uzman/danışman, öğretmen vb. gibi ‘iyi’ meslek sahibi’ kişilerin geldikleri/getirildikleri mevkileri, sadece mesleklerindeki ‘üstün başarı’yla açıklamak mümkün mü?
    Sözün kısası biz, göçmen kökenli aydınlar, yazarlar, sanatçılar 50 yıl boyunca çoğunluk toplumunda “yabancılara” karşı acıma duygusunun geliştirilmesine ya da vicdanlarının rahatlatılmasına aracılık ettik. Ve maalesef, hemşerilerimizin “en alttaki” statüsünün değişmesi için ciddi bir katkıda bulunamadık.
    Almanya üzerine yazan birinci kuşak yazarlarımız, Anadolulu göçmenler üstüne ‘tek boyutlu’ trajedyalar ürettiler ve bunları tez elden Almancaya çevirtip, göçmen azınlığın yoğun olduğu kentlerde düzenlenen, ama göçmenlerin katılmadığı okumalarda, onların derdine ‘derman’ arayan meslek sahipleri ile ‘acıma duygusu’nu tat min etmek isteyen yerlilerin oluşturduğu gruplara okumalar yaptılar. Ve bu okumalarda yazarlarımız, yazdıklarının/yaptıklarının doğru olduğuna inandıran bol alkış topladılar.
    Aydınlarımız, kendilerine sağlanan proje, seminer, panel olanaklarını cömertçe harcadılar. Çoğu kez, ‘en alttakiler’e kapalı toplantılarda Almanlar tarafından sunulan ‘entegrasyon masalı’nı uslu uslu dinlediler. Bulundukları ortamlarda alternatif düşünce ve çözümlerin üretilmesine çaba harcamadılar. Resmi yabancılar politikasını veya ona muhalif olan Almanların önerilerini –onların yaptığı gündem sırasına göre– tartışmanın ötesine geçemediler.
    Akademikerlerimiz, resmi ya da yarı resmi politikaların “entegrason” ambalajı ile sunduğu Avrupa-merkezli düşüncenin ürünü “çözümlere” hemşerilerini inandırmaya çalıştılar/zorlandılar. Bulundukları mevkilerdeki “aracılık” etme işlevini ya da “2. sınıf memur mentalitesi”ni aşarak, karar mekanizmalarına katılamadılar. Sonunda bir kısmı Almanlara küserek, kendi kabuklarına/köşelerine çekilmeyi, bir kısmı da anti-Almancı olmayı tercih ettiler.
    İlerici/solcu aydınlarımız, Türkiyeyi temel alan “çözüm” ve “öneriler”le göçün yol açtığı sorunları/hastalıkları “teşhis” ve “tedavi” etmek yanlışına düştüler. İnsanların buradaki somut sorunlarına ve ihtiyaçlarına duyarsız kaldılar. Bu yanlışı fark edenler de, eski örgütlenme biçim ve an layışların sertleşmiş kabuğunu bir türlü kıramadılar. Ve sonuçta tabanlarının dinci, milliyetci örgütlenmelere kaymasını engelleyemediler.
    Türkiyeli yazarlar, aydınlar, ilericiler olarak, hemşerilerimizden farklı bir konum ve kimliğe sahip olsak da, kendimizi onlardan soyutlamamız ve göç sorununa ilgisiz kalmamız, en azından “aydın” olarak taşıdığımız ahlaki ve toplumsal sorumlulukla bağdaşmaz. O halde, artık 50 yıldır yaptıklarımızı ya da yapamadıklarımızı sorgulamamız/gözden geçirmemiz ve yeni tavırlar geliştirmemiz gerekiyor. Bu bağlamda elinizdeki “Die Gaste” gibi, aydın, yazar ve sanatçılarımıza bir tür tartışma ve görüş alış-verişinde bulunma olanağı sunan yayın organlarının varlığı ve onlara yapısal bir süreklilik kazandırılması büyük önem taşıyor.